‘İklim krizine karşı yeşil boyama değil sistem değişikliği: Çözüm agroekolojik köylü tarımında’

Cevap gönder

Onay kodu
Görünen kodu tam olarak girin. Tüm harfleri büyük ya da küçük olarak yazabilirsiniz.
İfadeler
:D :) ;) :( :o :shock: :? 8-) :lol: :x :P :oops: :cry: :evil: :twisted: :roll: :!: :?: :idea: :arrow: :| :mrgreen: :geek: :ugeek:

BBCode AÇIK
[img] AÇIK
[url] AÇIK
İfadeler AÇIK

Başlık incelemesi
   

Bir veya daha fazla dosya eklemek istiyorsanız lütfen alttaki açıklamaları doldurun.

Geniş görünüm Başlık incelemesi: ‘İklim krizine karşı yeşil boyama değil sistem değişikliği: Çözüm agroekolojik köylü tarımında’

‘İklim krizine karşı yeşil boyama değil sistem değişikliği: Çözüm agroekolojik köylü tarımında’

gönderen Bilal ÖZDEMİR » Pzr Tem 19, 2026 2:16 pm

SEFERİKEÇİ
‘İklim krizine karşı yeşil boyama değil sistem değişikliği: Çözüm agroekolojik köylü tarımında’
Temmuz 16, 2026
Sinan Keskin
Türkiye, Antalya’da düzenlenecek BM İklim Değişikliği Konferansı’na (COP31) ev sahipliği yapmaya hazırlanırken, resmi politikalara alternatif zeminler kuran yerel hareketlerin çalışmaları da hız kazandı. Bu kapsamda İklim Adaleti Forumu’ndan Adnan Çobanoğlu ile zirveye yaklaşımlarını, endüstriyel tarım eleştirilerini, enerji demokrasisi taleplerini ve örgütlenme modellerini konuştuk.

Türkiye, Antalya’da düzenlenecek olan BM İklim Değişikliği Konferansı’na (COP31) ev sahipliği yapmaya hazırlanırken, iklim politikalarına yönelik yerel düzeyde de çeşitli hazırlıklar ve tartışmalar sürüyor. Küresel düzeyde karar alıcıların bir araya geleceği bu büyük organizasyon öncesinde, resmi zirvenin vaatlerine ve işleyişine eleştirel yaklaşarak kendi alternatif programını, taleplerini ve eylem planını oluşturmaya çalışan yapılardan biri de İklim Adaleti Forumu.

Derneklerden ekoloji meclislerine, meslek odalarından sendikalara kadar farklı bileşenleri bir araya getirmeyi hedefleyen İklim Adaleti Forumu’nun hazırlık sürecini, iddialarını ve resmi politikalardan ayrıştığı noktaları Çiftçi-Sen (Çiftçiler Sendikası) Genel Örgütlenme Sekreteri ve İklim Adaleti Forumu İzmir Sekreteryası üyesi Adnan Çobanoğlu ile konuştuk.

Çobanoğlu; yaklaşan COP31 zirvesinin arka planını, forumun yerel meclislere dayanan örgütlenme modelini, alternatif enerji projelerine yönelttikleri eleştirileri ve endüstriyel gıda sisteminin iklim krizindeki payını Seferi Keçi’ye anlattı.


İklim Adaleti Forumu: ‘Gerçek çözüm tarım, enerji, su ve iklim politikalarının kökten değiştirilmesi’
– Adnan Bey, öncelikle İklim Adaleti Forumu’nun nasıl bir yapıya sahip olduğunu, kimlerden oluştuğunu ve nasıl bir örgütlenme modelini benimsediğini anlatabilir misiniz?

– İklim Adaleti Forumu; yereldeki bireylerden, işçi ve çiftçi örgütlerinden, ekoloji meclislerinden, çevre derneklerinden ve yerel platformlardan oluşan, tamamen aşağıdan yukarıya kurulan yatay bir yapı. Biz henüz merkezi bir Türkiye yürütmesi oluşturmadık; çünkü bizim benimsediğimiz düşünüş tarzına göre önce illerde ve ilçelerde yerel forumların kurulması, ardından bu yerel iradelerin ortaklaşarak bir üst koordinasyonu inşa etmesi gerekiyor.

Bu süreci ilk olarak Çiftçi-Sen’in çağrısıyla tarım işçileri başlattı. Ardından Antalya’daki bazı kent konseyleri ve barolar, çevre platformu gibi yapılarla görüşerek yerel yürütmeleri harekete geçirdik. Şu ana kadar İstanbul, İzmir, Denizli ve Manisa gibi birkaç kentte hazırlık toplantılarımızı gerçekleştirdik. Bizim için bu mücadele sadece COP31 süreciyle sınırlı ve geçici bir kampanya değil; halkın kendi söz ve karar sahibi olduğu bir geleceği aşağıdan yukarıya kurma mücadelesidir.

– COP (Taraflar Konferansı) zirvelerine karşı İklim Adaleti Forumu olarak temel itiraz noktanız nedir?

– Biz bu zirveleri, devletlerin ve uluslararası şirketlerin kendi neoliberal politikalarını meşrulaştırma ve kendilerini aklama girişimleri olarak görüyoruz. Zirvelerde alınan kararların hiçbir yaptırımı yok; tamamen sermayenin çıkarlarını gözeten, ucu açık ve hukuki olarak muğlak iyi niyet beyanlarından ibaret.

Aslında 2015’teki Paris İklim Zirvesi (COP21) bu anlamda önemli bir dönüm noktasıydı. Muhalefet orada net bir şekilde bölündü. Bir kesim olaylara sistem içi, dar bir çerçeveden bakıp devletlerin sunduğu sahte çözümleri desteklerken; diğer kesim sistemin kendisine karşı çıktı. Biz, devletlerin ve şirketlerin sunduğu bu “yalancı çözümlere” karşı net bir tavır alıyoruz. Gerçek bir çözümün ancak yeni bir toplumsal düzen fikriyle; tarım, enerji, su ve iklim politikalarının kökten değiştirilmesiyle mümkün olduğunu savunuyoruz.

‘Temiz enerji adı altında yeni bir sömürgecilik inşa ediliyor’
– “Yalancı çözümler” ve “yeşil boyama” derken neyi kastediyorsunuz? Bugün rüzgar, güneş veya jeotermal gibi alternatif enerji kaynakları da bu kapsama giriyor mu?

– Kesinlikle giriyor. Bugün “temiz enerji” veya “yeşil dönüşüm” adı altında sunulan sistem, aslında doğanın ve tarım arazilerinin yeni bir yağmalanma sürecidir. Örneğin Ege Bölgesi’nde, Alaşehir’de ve Aydın’da JES’lerin (Jeotermal Enerji Santralleri) tarım topraklarına ve üzüm bağlarına verdiği devasa zararları bizzat yaşıyoruz. Çeşme’de, Karaburun’da Avrupa’ya enerji pazarlamak için kurulan RES’ler (Rüzgar Enerji Santralleri) o yörenin halkının ihtiyacı için değil, tamamen sermayenin kâr hırsı için inşa ediliyor.

Dahası, bugün yere göğe sığdırılamayan elektrikli araçların üretim süreçlerini kimse konuşmuyor. Bu araçların mekanik aksamları ve pilleri için “nadir toprak elementleri” gerekiyor. Bu elementlerin madenciliği, milyonlarca ton toprağın kimyasallarla zehirlenmesine, su kaynaklarının yok edilmesine ve toprağın karbon emme özelliğini kaybetmesine neden oluyor. Yani bir tarafta karbon salımını azaltıyoruz derken, diğer tarafta yeni bir sömürgecilik ve ekolojik yıkım dalgası yaratıyorlar.

Biz doğaya her müdahalenin bir sınırı olduğunu; doğanın kendini tolere edebileceği sınırların ötesindeki her yatırımın ekolojik bir suç olduğunu savunuyoruz. Bizim talebimiz “yeşil enerji” adı altındaki talan değil; halkın kendi karar verdiği, yerel ölçekli ve ekolojik sınırlarla uyumlu bir “enerji demokrasisi”dir.

‘Endüstriyel gıda sistemi iklim krizinin yüzde 44’ünden sorumlu’
– Siz yıllardır çiftçi mücadelesinin içindesiniz. Endüstriyel tarım politikaları ile iklim krizi arasında nasıl bir bağ var?

– Uluslararası araştırmalar net bir şekilde ortaya koyuyor: Mevcut endüstriyel gıda sisteminin küresel iklim krizindeki tek başına sorumluluğu yüzde 44’ten fazla. Bu oran sadece tarladaki traktörün yakıtından ibaret değil. Tarımda kullanılan kimyasal gübrelerin üretimi, depolanması, topraktaki bakterileri öldürerek toprağın karbon tutma kapasitesini yok etmesi bu oranın içindedir. Üstüne dondurulmuş gıda sanayisini, ambalajlamayı, nakliyeyi ve mevsim dışı üretim yapan yoğun enerji tüketen seraları eklediğinizde karşımıza bu devasa yıkım tablosu çıkıyor.

Biz Çiftçi-Sen olarak üyesi olduğumuz küresel çiftçi hareketi La Via Campesina ile birlikte yıllardır aynı şeyi söylüyoruz: Gıda egemenliği! Çözüm; mevsiminde üretim, mevsiminde tüketim ve kimyasallardan arındırılmış geleneksel agroekolojik köylü tarımıdır. Gıdayı ve tarımı şirketlerin tekeline bırakan, gıdayı bir silah gibi kullanan bu endüstriyel sistemi değiştirmeden iklim krizine gerçek bir çözüm üretmek imkansızdır.


Via Campesina 2016 yılında COP22’de.
– COP31’in de ana temalarından biri olan “Sıfır Atık” kampanyalarını bu bağlamda nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Havalimanlarında, televizyonlarda reklamı yapılan “Sıfır Atık” iddiaları ne yazık ki gerçeği yansıtmıyor. Bir yandan sıfır atık propagandası yaparken, diğer yandan Avrupa’nın plastik çöplerini ithal edip Türkiye’yi dünyanın çöplüğü haline getiriyorlar. Sonra da bu ithal çöplerden enerji üretme projelerini “çevreci” diye pazarlıyorlar.

Gerçek bir atık çözümü; kimyasallardan arındırılmış tarımsal üretimi desteklemekten, paketlenmiş ve dondurulmuş gıda çılgınlığına son vermekten geçer. Atık sorununu sistemin bütününden kopararak tek başına çözemezsiniz.

‘Savaşlar ve militarizm iklim krizini derinleştiriyor’
– Hazırladığınız çağrı metinlerinde ve deklarasyonlarda “Savaşlar İklim Krizini Tetikliyor” başlığına da özel bir vurgu yapıyorsunuz. İklim adaleti ile barış mücadelesi nasıl kesişiyor?

– Bu konu resmi iklim zirvelerinde tamamen göz ardı ediliyor. Savaşlar, militarizm ve askeri operasyonlar iklim krizine yol açan en büyük ama en az konuşulan nedenlerden biridir. Bombalar, silahlar, savaş uçakları canlı yaşamını doğrudan katlederken, ekosistemleri de geri dönülemez şekilde parçalıyor; oksijen döngüsünü darmadağın ediyor.

Savaş sırasında atmosfere salınan devasa gazlar, yanan binalar, tahrip edilen ormanlar küresel ısınmayı derinleştiriyor. Bugün Filistin’de yaşanan soykırımda sadece silahlar konuşmuyor; gıda ve temiz su da birer savaş silahı olarak kullanılıyor. Sermayenin paylaşım savaşlarına karşı “dur” demeden, barış ve antimilitarizm mücadelesini ekoloji mücadelesiyle ortaklaştırmadan iklim adaletini savunamazsınız.

– Türkiye’de yürütülen yasal süreçlere, örneğin meclisten geçen İklim Kanunu’na ve uluslararası sözleşmelere bakışınız nedir?

– Biz mücadeleyi sadece mahkeme kapılarında dava açmaktan veya meclis kulislerinden ibaret görmüyoruz. Biliyorsunuz, AKP iktidarı sermayenin ihtiyacına uygun hazırlanan “İklim Yasası”nı 2025 Temmuz’unda TBMM’den geçirdi. Muhalefet partilerinden 130 milletvekilinin oylamaya katılmaması, bu yasanın sessiz sedasız geçmesinin önünü açtı. Oylamaya katılmamak, dolaylı olarak bu yasayı kabullenmek ve onaylamaktır.

Gerçekçi çözümler üretmek istiyorsak, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda 2018 yılında kabul edilen “BM Köylü Hakları ve Kırsalda Çalışan Diğer İnsanların Hakları Deklarasyonu”na bakmalıyız. Bu deklarasyon köylünün; sağlıklı suya, toprağa, tohuma, meraya erişim hakkını güvence altına alıyor ve devletlere bunu sağlama yükümlülüğü veriyor. Ancak bizim meclisimizdeki muhalefet partileri bile bu belgeyi iç hukuk haline getirmek için tek bir önerge dahi vermedi, vermiyor. Gerçek bir dönüşüm, haklarımızı sokakta ve tarlada fiilen savunarak, aşağıdan yukarıya inşa edeceğimiz bir iradeyle mümkündür.

– Peki, Kasım ayındaki COP31 sürecine kadar ve sonrasında İklim Adaleti Forumu olarak Antalya’da ve yerellerde neler yapmayı planlıyorsunuz?

– Biz bu süreci sadece Kasım ayı ile sınırlı bir mücadele hattı olarak görmüyoruz. Öncelikli planımız, Kasım ayına kadar geçen süreçte yerellerde, bölgelerde forumlarımızı ve hazırlıklarımızı sürdürmek.

Antalya’da uluslararası katılımcıların, ekoloji örgütlerinin ve kıyı yörüklerinin de dahil olabileceği alternatif çalıştaylar düzenlemeyi planlıyoruz. Koşullara göre bu buluşmaları ve çalıştayları çadırlarda da gerçekleştirebiliriz.


İklim Adaleti Forumu İzmir toplantısı.
Bizim asıl amacımız COP31 süreci bittikten sonra da bu forum yapısını devam ettirmek. Bu süreci; tarım ve gıda politikalarına karşı bir set oluşturma, gıda egemenliği ve enerji yatırımlarına karşı doğayı koruma mücadelesinin kalıcı bir toplumsal zemini haline getirmek istiyoruz.

Öte yandan mücadeleyi sadece mahkemelerde dava açma düzeyinde bırakmayıp, “BM Köylü Hakları Deklarasyonu” gibi uluslararası belgeleri toplumsal birer talep haline getirerek demokratikleşme mücadelesiyle birleştirmeyi hedefliyoruz.

Tüm bu faaliyetleri yürütürken bütçe ve finansman konularını bir sorun olarak önümüze koymuyoruz; çünkü çalışmalarımızı tamamen kendi çabamızla ve gönüllü emekle örgütlüyoruz. Çiftçi-Sen olarak hiçbir sivil toplum örgütü veya uluslararası fondan destek almıyoruz. Bu tür fon ilişkilerinin geçmişte mücadeleleri bölmek için nasıl kullanıldığını Bergama deneyiminden biliyoruz. Bizimle birlikte olmak isteyen, yurt dışından gelen her örgüt kendi olanaklarını kendisi yaratıyor.

Biz aşağıdan yukarıya kurulan, yerel meclislere dayanan bu tarzı koruyarak; gıda, su ve enerji politikalarını doğrudan hedef alan gerçekçi bir mücadele hattını büyütmeye devam edeceğiz

Başa dön