1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

ÇİFTÇİ PROFİLİ VE “GÖMÜ BULMA” PSİKOLOJİSİ: UMUT TACİRLİĞİ

Gönderilme zamanı: Prş Oca 29, 2026 7:34 pm
gönderen Bilal ÖZDEMİR
DİMYAT’A PİRİNCE GİDERKEN EVDEKİ BULGURDAN OLMAYALIM: “HASTANE METAFORU” VE TARIMDA DENGE…
ÇİFTÇİ PROFİLİ VE “GÖMÜ BULMA” PSİKOLOJİSİ: UMUT TACİRLİĞİ
Dostlarım, şimdi çuvaldızı kendimize batırma vaktidir.
Bugün yaşadığımız krizin faturasını sadece “dış güçlere”, “küresel piyasalara” veya “yanlış politikalara” kesersek eksik konuşur ve asıl meselelerden uzak kalmış oluruz. Asıl mesele, belki de en büyük yaramız “İnsan Kaynağımız”, yani Biz’iz.
Yıllarca ne yaptık? Okuyamayan, şehirde tutunamayan, meslek sahibi olamayan çocuğumuza ne dedik? “Senden bir şey olmaz, bari köye git de çiftçilik yap.” Tarımı; bilimin, mühendisliğin, aklın işi değil; “mecburiyetin” ve “cahilliğin” sığınağı gibi gördük. Seçim zamanlarında “Borçlarınızı sileriz, yeni krediler, yeni traktörler veririz” diye diye kandırdık. Hiç eğitmedik, donatmadık ve her seferinde kaderine terk ettik.
İşte o kaderine terk edilen, borç batağında çırpınan, itibarı verilmeyen, “Bir birimle en yüksek verimi alırsınız” yalanlarıyla kandırılan ve hep bir çıkış yolu arayan saf Anadolu insanı, maalesef bilimden ve veriden çok; “kısa yoldan köşeyi dönme” masallarına inanır hale geldi.
Hatırlayın… Gece yarısı televizyon kanallarında, elinde bir çubukla dağ bayır gezen adamlar çıkardı: “Bu dedektörü al, gömüyü bul, zengin ol!” Size bir şey söyleyeyim mi; İşte tarım sektörümüze musallat olan zihniyet, o dedektör satan zihniyetin ta kendisidir!
Çiftçimizin o çaresizliğini gören “Umut Tacirleri” sahneye çıktı:
Kimi dedi ki; “Bırak o kara koyunu! Al bu Romonof koyununu, bir batında 5 kuzu doğuruyor, paraya para demezsin!”
Kimi dedi ki; “Saanen keçisi al, sütü altın değerinde, sağıp sağıp satacaksın!”
Kimi dedi ki; “Boşver buğdayı, her yeri ceviz dik, badem dik! Bakımı yok, masrafı yok, yat aşağı bekle, trilyoner ol!”
Buna benzer daha birçok örnek verebilirim. Peki, bizim çiftçimiz ne yaptı? Baba yadigarı traktörü “takla kredi” yöntemiyle sattı, bileziği bozdurdu, elindeki avucundakini bu “hayal tüccarlarına” yatırdı. Sonuç? Koca bir hüsran… O övülen ithal koyunlar, keçiler bizim meramızda yaşayamadı, öldü. O “mucize” ceviz fidanları yanlış iklimde kurudu kaldı. Fındığını bozdu kivi dikti, pazar bulamadı, elinde patladı. Çiftçi, Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurundan da, umudundan da oldu.
Ve şimdi… Tarih tekerrür ediyor dostlarım. Aynı zihniyet, yine elinde süslü broşürlerle kapıda: “Sök o atandan kalan portakal ağacını, kes o limon bahçesini! Gel Ejder Meyvesi dik, Pasiflora dik, kısa yoldan birkaç yılda zengin ol!”
Bu bir seraptır. Toprağı kumar masası, tarımı da şans oyunu sanan bu “Define Avcısı” psikolojisinden kurtulmadıkça; biz daha çok dedektör alır, daha çok hayal kırıklığı yaşarız. Unutmayalım; Emeksiz yemek, bilimsiz hasat olmaz.
HASTANE METAFORU VE İTHAL İKAMESİ: “EVDEKİ BULGUR İLE DİMYAT’TAKİ PİRİNÇ” DENGESİ
Dostlarım, şimdi eğri oturup doğru konuşma zamanı. Bir şeyi toptan reddetmek ne kadar sığ bir bakışsa, körü körüne sarılmak da o kadar tehlikelidir. İş işten geçmeden o ince çizgiyi, o “akıl terazisini” tam burada kurmamız gereken bir zamandan geçiyoruz.
Bakın, cennet gibi bir vatanda yaşıyoruz. Bacasız sanayimiz turizm, her yıl 50-60 milyon misafiri kapımızda ağırlıyor. Antalya’mızın 5 yıldızlı otellerinde, sabah kahvaltısına inen bir turist; tabağında ananas, mangosunu, ejder meyvesini; fincanında kaliteli kahvesini ister. Bu kesinlikle bir şımarıklık değil, bu küresel turizmin bir standardıdır.
Şimdi biz, milliyetçilik yapacağız diye tabii ki “Hayır kardeşim, yemeyin!” diyemeyiz. Ama… O turistin yediği mangoyu, içtiği kahveyi gidip ta Brezilya’dan, Vietnam’dan dolarla alıp getirirsek; turizmden kazandığımız dövizi, diğer cepten elin oğluna geri vermiş oluruz. Bu akıl kârı mıdır?
Eğer Gazipaşa’nın toprağı, Anamur’un güneşi buna müsaitse; neden o döviz ülkemde kalmasın? Neden benim Ayşe teyzem, Mehmet amcam o parayı kazanmasın? İşte “İthal İkamesi” dediğimiz, “Elin malını alma, kendin yap” dediğimiz milli duruş budur.
LAKİN… BURADA HAYATİ BİR “AMA” VARDIR: HASTANE METAFORU
Bu tropikal hevesi, bir “Hastane”ye benzer Dostlarım. Bir şehir düşünün… Okulu, parkı, evi, çarşısı vardır. Bir de hastanesi vardır. Hastane o şehir için şarttır, olmazsa olmazdır, hayati bir ihtiyaçtır. Allah eksikliğini göstermesin ama Allah oraya da düşürmesin… Ama dikkat edin; kimse “Hastane çok önemli, çok teknolojik” diye evini barkını satıp gidip hastane odasında yaşamaz. Hastane, ihtiyaç anında, özel durumlarda gidilen yerdir. EV ise; yaşamın, huzurun, karın tokluğunun, güvenin kalesidir.
İşte tarımda da durum aynen böyledir:
Bizim buğdayımız, mercimeğimiz, nohudumuz, zeytinimiz, portakalımız o sıcak “EVİMİZDİR”. Karnımızı o doyurur, kıtlıkta o kurtarır, gemiler gelmese bile bizi ayakta tutan o “evdeki bulgur”dur.
Tropikal meyveler ise o “HASTANE” gibidir. İhtiyaçtır, lükstür, ekonomiye ilaçtır, turizme şifadır ama ana besin kaynağımız değildir.
Sırf çok para getiriyor diye, yaşam kaynağımız olan “Evi” yıkıp, her yeri “Hastane”ye çevirirsek; yarın o hastane odasında açlıktan ölürüz!
O HALDE FORMÜLÜMÜZ NET OLMALI:
Stratejik Ürünler (Evimiz): Çukurova’nın pamuk ovaları “Beyaz Altın”la, Konya’nın bozkırı “Sarı Başak”la, Ege’nin dağları “Zeytin”le dalgalanmaya devam etmeli. Bunlar bizim sigortamızdır, dokunulmazımızdır.
Tropikal Ürünler (İlacımız): Ana üretim desenini bozmadan; kıyı şeritlerindeki korunaklı mikro havzalarda, seraların kuytu köşelerinde ithalatı kesecek kadar, turistin ve meraklısının ihtiyacı kadar üretilmeli.
Bu işin bir adabı, bir ruhsatı, bir nizamı olacak. Öyle “Ben portakaldan sıkıldım, canım istedi bahçeyi kökleyip kahve dikiyorum” demek yok! Nasıl ki şehirde bir binayı yıkarken, evine bir çivi çakarken, hatta sokaktaki bir ağacı keserken bile belediyeden, devletten izin almak zorundaysak; milli servetimiz olan o canım narenciye bahçelerini, zeytinlikleri bozarken de bir merciye, sıkı bir plana tabi olacağız.
Devlet, mühendisiyle gelecek, bakacak: “Dur bakalım hemşehrim! Senin bu portakal bahçen stratejik üründür, bunu bozamayız. Ama şu kıyıdaki boş arazinde veya bahçenin şu atıl köşesinde kahveyi deneyebilirsin” diyecek. Yani; mevcut zenginliğimizi yıkmadan, üzerine koyarak büyüyeceğiz.
Sevgili Dostlarım, sofranın ana yemeği yine bizim kadim ürünlerimiz olacak; tropikaller ise o sofranın tatlısı, çeşnisi olacak. Tatlı güzeldir ama sadece tatlı yiyerek hayatta kalınmaz. Denge budur, bilim budur, akıl budur.
“Toprak Senin Özün, Nasıl Bakarsan Öyle Görür Gözün…”
Kalın sağlıcakla
Levent Özdemir
Ziraat Yüksek Mühendisi
Toprak Radyo Televizyon A.Ş.
Yönetim Kurulu Başkanı