Bitmeyen bir pazar: İyi yaşam vaadi ve bedenin kapitalizmle imtihanı
Gönderilme zamanı: Pzt Şub 23, 2026 9:25 am
Dicle Dilan Salman
Bitmeyen bir pazar: İyi yaşam vaadi ve bedenin kapitalizmle imtihanı
Şubat 22, 2026
Yakın zamanda bir influencer sağlıklı yaşamı üzerinden uzun zamandır insanlara göstererek ve bunun üzerinden fazlasıyla para kazanarak gerçekleştirdiği birçok alışkanlığın yanlış olduğunu, aslında vücudu için “hatalar” olarak nitelendirdiği bir süreç yaşadığını söyledi.
Bu da bizlere önerdiği, birçok insanın inanarak oluşturduğu alışkanlıkların, aldığı ürünlerin de bir hata olduğunu; şimdi yeniden onunla beraber başka bir sürece girerek bu hatalardan dönmek için “yeni alışkanlıklar, yeni ürünler” denemenin ilk adımlarına başlayacağını belirtti. Bizi de tabii ki bu sürece dahil edeceğini, tüm önerileri bizimle de paylaşacağını dile getirdi.
Uzun yıllardır devam eden bir süreçten söz ediyoruz: sağlıklı yaşam ve “iyi” yaş alma döngüsünde en iyisini yemek, içmek, spor yapmak, rutinler oluşturmak… Yaşamın gerçeklerinden uzak, toplumun normalleri dışında bir “iyilik” haline özendirmek…
Kapitalizmin ne kadar kontrolsüz çalıştığının gelmiş geçmiş en iyi örneklerinden biri olan sosyal medyada uzun zamandır birçok influencerın yaptığı sağlık takıntılı yaşam paylaşımları; ne yiyeceğimizden saat kaçta nasıl yiyeceğimize, nerede ne kadar uyuyacağımızdan ne sporu yapacağımıza kadar birçok aşamada bize öğütler veriyor. Kendi doğrularından emin bir şekilde ürünleri öneriyor, yaşamının her alanını pazarlıyor.
Özellikle kadın bedeni üzerinden meşru kılınan, kadınların yaptığı bir ritüele dönüşmüş olan bu durum; pazarın azaldığı ve artık karı azalmış bir hale geldiğinde ise yanlışlanarak “evet, meğer yanlış yapmışım, şimdi birlikte yeniyi keşfediyoruz, bedenimize şefkat gösteriyoruz” üzerinden yapılan bir şefkat fetişizmine dönüşüyor.
Aynı zamanda birçok genç kadının gözü kapalı şekilde güvenerek uygulamaya çalıştığı aralıklı oruç, matcha çayı içmeden günü bitirememe gibi öneriler, toplumsal sağlığı gözetmeyen yanlışların yayıldığı ve herkese uygulanabilir algısının yaratıldığı bir dünyayı besliyor.
Bir örnekle anlatırsak: Tüm dünyaya sağlığın anahtarı gibi pazarlanan kinoa.
Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri aniden kinoayı keşfedince, And dağlarına özgü sınırlı sayıda bulunan “yoksulların gıdası” bir anda orada yaşayan yerel halk için çok pahalı hale geldİ. Bu süreç hem üreten çiftçilerin yoksullaşmasına hem de coğrafyasında daha önce hiç tüketmemiş, bağırsağının tanımadığı insanların sindirim problemleri yaşamasına yol açtı.
Üretim tarafında ise, taraçalı tepelerden ve hayvan yetiştiriciliği sisteminin bir parçası olduğu yerden koparılmış kinoa; geniş, makineleşmiş arazilerde ekilip biçilmeye başlandı. Binlerce yıldır lamaları barındıran bu hassas otlatma alanları, geleneksel topluluklar için erozyon, toz fırtınaları ve zorluklarla sonuçlanan kinoa patlaması altında yok olmaya başladı.
Bunun yanında birçok toplumda daha önceden tüketmediği için sindirim problemi yaşayan birçok kişi, nedenini bulamadığı için rahatsızlıklarla karşı karşıya kalmış oldu. Gıdanın ve alışkanlıkların küreselleşme adı altında yeniden uluslararası pazara sunulmasının günümüzdeki karşılığını oluşturan bu kültür, krizin daha da derinleşmesine yol açtı.
Peki, bir yasaklama ya da sansür işe yarar mı bu meseleyi çözer mi? Bizce hayır.
Sorunun kaynağı tek tek içerikler ya da bireysel paylaşımlar değil; bu paylaşımların mümkün olduğu, teşvik edildiği ve kâr ürettiği yapının kendisi. Bu nedenle yasaklama ya da sansür kültüründen öte, toplumsal sağlığı merkeze alan politikalar için mücadele etmek çok daha gerçek bir çözüm sunar. Sosyal medyası olan herkesin, erişime açık her bilginin yayılması ile ilgili sorumluluğun kime ait olduğu sorusu daha fazla tartışılmalı; bu alanda sınırları belirlenmiş bir hatta ihtiyaç vardır.
Yaşamak için beslenmemiz büyük bir gerçeklik. Ancak bugün sağlıklı yaşam adı altında yaşamımızı saran bu tarz öneriler, hayatımızı, sağlığımızı veya mutluluğumuzu geliştirmekten çok, para kazanmayı amaçlayan bir pazarlama düzeninin parçası hâline gelmiştir. Neoliberalizmin en büyük başarısı, yapısal sorunları bireysel sorumluluk gibi sunabilmesidir. Sağlıklı yaşam söylemi de bu başarının en görünür alanlarından biridir. Yetersiz beslenmenin, tükenmişliğin, hastalıkların nedeni olarak sistem değil; bireyin yanlış rutini, eksik disiplini, hatalı tercihi olduğunu söyler. Neoliberal düzenin bize sunduğu “kendinin girişimcisi olma” vaadi, bedeni de bir yatırıma, sağlığı ise sürekli optimize edilmesi gereken bir projeye dönüştürüyor. Böylece piyasa, hem sorunu yaratır hem de çözümü tekrar satar.
Belki de artık sağlıklı yaşamı bireysel disiplin, irade ya da doğru ürün satın alma becerisi olarak görmekten vazgeçmemiz gerekiyor. Ne yiyeceğimizin, nasıl besleneceğimizin, nasıl yaşayacağımızın piyasaya bırakıldığı bir düzende sağlıktan söz etmek mümkün değil. Oysa sağlıklı yaşam, bireysel tercihlerden çok daha fazlasıdır. Kamusal politikalarla, erişilebilir ve kültürel olarak uygun gıdayla, güvenceli yaşam koşullarıyla mümkündür. Bedenlerimizi pazardan, sağlığı ise kârlılık hesaplarından geri almak; ancak kolektif bir mücadeleyle, bilgiye değil iktidara karşı söz ve eylem üreterek mümkün olabilir.
Bitmeyen bir pazar: İyi yaşam vaadi ve bedenin kapitalizmle imtihanı
Şubat 22, 2026
Yakın zamanda bir influencer sağlıklı yaşamı üzerinden uzun zamandır insanlara göstererek ve bunun üzerinden fazlasıyla para kazanarak gerçekleştirdiği birçok alışkanlığın yanlış olduğunu, aslında vücudu için “hatalar” olarak nitelendirdiği bir süreç yaşadığını söyledi.
Bu da bizlere önerdiği, birçok insanın inanarak oluşturduğu alışkanlıkların, aldığı ürünlerin de bir hata olduğunu; şimdi yeniden onunla beraber başka bir sürece girerek bu hatalardan dönmek için “yeni alışkanlıklar, yeni ürünler” denemenin ilk adımlarına başlayacağını belirtti. Bizi de tabii ki bu sürece dahil edeceğini, tüm önerileri bizimle de paylaşacağını dile getirdi.
Uzun yıllardır devam eden bir süreçten söz ediyoruz: sağlıklı yaşam ve “iyi” yaş alma döngüsünde en iyisini yemek, içmek, spor yapmak, rutinler oluşturmak… Yaşamın gerçeklerinden uzak, toplumun normalleri dışında bir “iyilik” haline özendirmek…
Kapitalizmin ne kadar kontrolsüz çalıştığının gelmiş geçmiş en iyi örneklerinden biri olan sosyal medyada uzun zamandır birçok influencerın yaptığı sağlık takıntılı yaşam paylaşımları; ne yiyeceğimizden saat kaçta nasıl yiyeceğimize, nerede ne kadar uyuyacağımızdan ne sporu yapacağımıza kadar birçok aşamada bize öğütler veriyor. Kendi doğrularından emin bir şekilde ürünleri öneriyor, yaşamının her alanını pazarlıyor.
Özellikle kadın bedeni üzerinden meşru kılınan, kadınların yaptığı bir ritüele dönüşmüş olan bu durum; pazarın azaldığı ve artık karı azalmış bir hale geldiğinde ise yanlışlanarak “evet, meğer yanlış yapmışım, şimdi birlikte yeniyi keşfediyoruz, bedenimize şefkat gösteriyoruz” üzerinden yapılan bir şefkat fetişizmine dönüşüyor.
Aynı zamanda birçok genç kadının gözü kapalı şekilde güvenerek uygulamaya çalıştığı aralıklı oruç, matcha çayı içmeden günü bitirememe gibi öneriler, toplumsal sağlığı gözetmeyen yanlışların yayıldığı ve herkese uygulanabilir algısının yaratıldığı bir dünyayı besliyor.
Bir örnekle anlatırsak: Tüm dünyaya sağlığın anahtarı gibi pazarlanan kinoa.
Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri aniden kinoayı keşfedince, And dağlarına özgü sınırlı sayıda bulunan “yoksulların gıdası” bir anda orada yaşayan yerel halk için çok pahalı hale geldİ. Bu süreç hem üreten çiftçilerin yoksullaşmasına hem de coğrafyasında daha önce hiç tüketmemiş, bağırsağının tanımadığı insanların sindirim problemleri yaşamasına yol açtı.
Üretim tarafında ise, taraçalı tepelerden ve hayvan yetiştiriciliği sisteminin bir parçası olduğu yerden koparılmış kinoa; geniş, makineleşmiş arazilerde ekilip biçilmeye başlandı. Binlerce yıldır lamaları barındıran bu hassas otlatma alanları, geleneksel topluluklar için erozyon, toz fırtınaları ve zorluklarla sonuçlanan kinoa patlaması altında yok olmaya başladı.
Bunun yanında birçok toplumda daha önceden tüketmediği için sindirim problemi yaşayan birçok kişi, nedenini bulamadığı için rahatsızlıklarla karşı karşıya kalmış oldu. Gıdanın ve alışkanlıkların küreselleşme adı altında yeniden uluslararası pazara sunulmasının günümüzdeki karşılığını oluşturan bu kültür, krizin daha da derinleşmesine yol açtı.
Peki, bir yasaklama ya da sansür işe yarar mı bu meseleyi çözer mi? Bizce hayır.
Sorunun kaynağı tek tek içerikler ya da bireysel paylaşımlar değil; bu paylaşımların mümkün olduğu, teşvik edildiği ve kâr ürettiği yapının kendisi. Bu nedenle yasaklama ya da sansür kültüründen öte, toplumsal sağlığı merkeze alan politikalar için mücadele etmek çok daha gerçek bir çözüm sunar. Sosyal medyası olan herkesin, erişime açık her bilginin yayılması ile ilgili sorumluluğun kime ait olduğu sorusu daha fazla tartışılmalı; bu alanda sınırları belirlenmiş bir hatta ihtiyaç vardır.
Yaşamak için beslenmemiz büyük bir gerçeklik. Ancak bugün sağlıklı yaşam adı altında yaşamımızı saran bu tarz öneriler, hayatımızı, sağlığımızı veya mutluluğumuzu geliştirmekten çok, para kazanmayı amaçlayan bir pazarlama düzeninin parçası hâline gelmiştir. Neoliberalizmin en büyük başarısı, yapısal sorunları bireysel sorumluluk gibi sunabilmesidir. Sağlıklı yaşam söylemi de bu başarının en görünür alanlarından biridir. Yetersiz beslenmenin, tükenmişliğin, hastalıkların nedeni olarak sistem değil; bireyin yanlış rutini, eksik disiplini, hatalı tercihi olduğunu söyler. Neoliberal düzenin bize sunduğu “kendinin girişimcisi olma” vaadi, bedeni de bir yatırıma, sağlığı ise sürekli optimize edilmesi gereken bir projeye dönüştürüyor. Böylece piyasa, hem sorunu yaratır hem de çözümü tekrar satar.
Belki de artık sağlıklı yaşamı bireysel disiplin, irade ya da doğru ürün satın alma becerisi olarak görmekten vazgeçmemiz gerekiyor. Ne yiyeceğimizin, nasıl besleneceğimizin, nasıl yaşayacağımızın piyasaya bırakıldığı bir düzende sağlıktan söz etmek mümkün değil. Oysa sağlıklı yaşam, bireysel tercihlerden çok daha fazlasıdır. Kamusal politikalarla, erişilebilir ve kültürel olarak uygun gıdayla, güvenceli yaşam koşullarıyla mümkündür. Bedenlerimizi pazardan, sağlığı ise kârlılık hesaplarından geri almak; ancak kolektif bir mücadeleyle, bilgiye değil iktidara karşı söz ve eylem üreterek mümkün olabilir.