KORKUSUZ GAZETESİ
Erdogan Ateşin
Kişiselleştirme Yanılsaması ve Yapısal Gerçeklik: ABD-İsrail-İran Gerilimi Bağlamında Kapitalist-Emperyalist Krizin Analizi
Bu makale, ABD-İsrail-İran hattında yoğunlaşan jeopolitik gerilimleri, bireysel liderlerin kararlarına indirgemeye çalışan yaklaşımları eleştirel bir perspektifle incelemektedir. Özellikle Donald Trump üzerinden kurulan “irrasyonel liderlik” anlatısının, kapitalist-emperyalist sistemin yapısal krizlerini görünmez kılan ideolojik bir işlev gördüğü ileri sürülmektedir. Çalışma, emperyalizm teorisi temelinde, günümüz savaşlarının sistemin içsel çelişkilerinden kaynaklandığını ve bu bağlamda savaşın bir sapma değil, yapısal bir zorunluluk olduğunu ortaya koymaktadır.
Uluslararası ilişkiler literatüründe savaşların nedenlerini bireysel liderlerin psikolojik özelliklerine, karar alma biçimlerine ya da kişisel tutarsızlıklarına indirgeme eğilimi, özellikle son yıllarda belirginleşmiştir. Bu eğilim, Donald Trump gibi figürler üzerinden yürütülen analizlerde açık biçimde gözlemlenmektedir. Trump’ın öngörülemez, dengesiz ya da irrasyonel olarak tanımlanan liderlik tarzı, ABD dış politikasının agresif yönelimlerini açıklamak için merkezi bir referans noktası haline getirilmiştir.
Ancak bu yaklaşım, iki temel sorunu beraberinde getirmektedir. Birincisi, devlet politikalarının sınıfsal ve yapısal karakterini göz ardı ederek, karmaşık tarihsel süreçleri bireysel tercihlere indirgemektedir. İkincisi ise, kapitalist-emperyalist sistemin kriz üretici doğasını görünmez kılarak, savaşın maddi temellerini ideolojik bir sis perdesiyle örtmektedir. Bu bağlamda söz konusu yaklaşım, analitik bir yetersizlik olmanın ötesinde, sistemin meşruiyetini yeniden üreten bir ideolojik işleve sahiptir.
Bu makalenin temel argümanı, ABD-İsrail-İran geriliminin bireysel liderlerin kararlarıyla değil, kapitalist-emperyalist sistemin içine girdiği yapısal ve süreğen kriz dinamikleriyle açıklanması gerektiğidir.
Kuramsal Çerçeve - Emperyalizm ve Yapısal Kriz
Kapitalist sistemin savaş üretme kapasitesi, onun tarihsel gelişim yasalarından bağımsız düşünülemez. Bu noktada Vladimir Lenin’in emperyalizm çözümlemesi, günümüz uluslararası ilişkilerini anlamak açısından hâlâ güçlü bir teorik çerçeve sunmaktadır. Lenin’e göre emperyalizm, kapitalizmin en yüksek ve son aşaması olup, üretim ve sermayenin yoğunlaşmasıyla tekellerin ortaya çıkması, finans kapitalin egemenliği, sermaye ihracı, dünya pazarının paylaşılması ve bu paylaşımın yeniden paylaşım mücadelelerine yol açması gibi temel özelliklerle tanımlanır.
Bu çerçevede savaş, kapitalist sistemin dışsal bir anomalisi değil; içsel çelişkilerinin kaçınılmaz bir sonucudur. Kâr oranlarının düşme eğilimi, aşırı üretim krizleri ve sermaye birikiminin daralan alanları, kapitalist merkezleri yeni pazarlar ve kaynaklar için daha agresif politikalara yöneltmektedir. Dolayısıyla emperyalist savaşlar, sistemin kendini yeniden üretme mekanizmalarından biri olarak işlev görmektedir.
Günümüzde bu yapısal kriz, klasik çevrimsel dalgalanmaların ötesine geçerek, süreğen ve çok katmanlı bir karakter kazanmıştır. Ekonomik, ekolojik, politik ve toplumsal boyutları iç içe geçen bu kriz, kapitalist sistemin tarihsel sınırlarına işaret etmektedir.
ABD-İsrail-İran Geriliminin Yapısal Analizi
ABD-İsrail-İran hattında yoğunlaşan gerilim, bu yapısal kriz dinamiklerinin somut bir yansımasıdır. Ortadoğu’nun enerji kaynakları, stratejik geçiş hatları ve jeopolitik konumu, bölgeyi kapitalist-emperyalist rekabetin merkezlerinden biri haline getirmektedir. Bu bağlamda söz konusu gerilim, üç temel eksen üzerinden analiz edilebilir.
İlk olarak, enerji jeopolitiği belirleyici bir rol oynamaktadır. Petrol ve doğalgaz rezervlerinin kontrolü, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda küresel hegemonya açısından da kritik bir öneme sahiptir. Bu kaynakların güvenliği ve dolaşımı, emperyalist güçlerin askeri varlığını meşrulaştıran temel unsurlardan biridir.
İkinci olarak, hegemonya krizi bu gerilimin arka planını oluşturmaktadır. ABD’nin küresel ölçekteki hegemonik kapasitesinin göreli olarak zayıflaması, yeni güç odaklarının yükselişiyle birleşerek daha parçalı ve istikrarsız bir uluslararası sistem ortaya çıkarmaktadır. Cin ve Rusya gibi aktörlerin yükselişi, ABD’nin tek kutuplu düzenini aşındırmakta ve rekabeti keskinleştirmektedir.
Üçüncü olarak ise İsrail’in bölgesel rolü ve İran’ın buna karşı konumlanışı, çatışmanın doğrudan dinamiklerini belirlemektedir. İsrail, ABD’nin bölgedeki stratejik müttefiki olarak hareket ederken, İran daha özerk ve karşıt bir güç odağı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu karşıtlık, yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda maddi çıkarların çatışmasına dayanmaktadır.
Kişiselleştirme Yanılsaması - “Trump Faktörü”nün İdeolojik İşlevi
Donald Trump üzerinden kurulan analizler, savaşın nedenlerini bireysel irrasyonaliteye indirgerken, sistemin yapısal zorunluluklarını görünmez kılmaktadır. Oysa ABD dış politikasının genel yönelimi, farklı yönetimler altında süreklilik göstermektedir. Trump dönemi, bu sürekliliğin bir kırılması değil; aksine daha çıplak ve doğrudan bir ifadesidir.
Bu bağlamda Trump, sistemin krizini yaratan bir aktör değil; bu krizin belirli bir tarihsel momentte aldığı biçimin temsilcisidir. Onun söylemsel sertliği ve politik tarzı, emperyalist müdahalelerin yapısal karakterini değiştirmemiş, yalnızca daha görünür hale getirmiştir.
Dolayısıyla kişiselleştirme, yalnızca analitik bir indirgeme değil; aynı zamanda ideolojik bir örtme mekanizmasıdır. Bu mekanizma, sistemin sürekliliğini gizleyerek, muhalefetin hedefini saptırmaktadır.
Savaşın Ekonomik ve Politik İşlevi
Kapitalist sistem açısından savaş, yalnızca jeopolitik bir araç değil, aynı zamanda ekonomik bir yeniden yapılanma mekanizmasıdır. Yıkım, yeni yatırım alanları yaratırken, askeri harcamalar ekonomik durgunluğu geçici olarak dengelemektedir. Bu süreç, sermaye birikiminin yeniden örgütlenmesine olanak tanımaktadır.
Aynı zamanda savaş, iç politikada meşruiyet üretme işlevi görmektedir. Dış düşman söylemi, toplumsal çelişkileri bastırmak ve siyasal iktidarın konumunu güçlendirmek için kullanılmaktadır. Bu yönüyle savaş, yalnızca dış politika değil, iç politika açısından da işlevseldir.
ABD-İsrail-İran gerilimi, bu çok katmanlı işlevlerin kesişim noktasında yer almaktadır.
Türkiye’nin Konumu - Bağımlılık ve Özerklik Arasında
Türkiye, bu jeopolitik denklemde çelişkili bir konumda yer almaktadır. Bir yandan Batı ittifak sistemine entegre olan Türkiye, diğer yandan bölgesel güç olma iddiasıyla daha bağımsız bir politika izlemeye çalışmaktadır. Bu durum, dış politikada salınımlı ve çoğu zaman tutarsız görünen bir çizgi üretmektedir.
Ancak bu tutarsızlık, bireysel kararların değil, yapısal bağımlılık ilişkilerinin bir sonucudur. Türkiye’nin ekonomik ve askeri olarak emperyalist sistemle kurduğu bağlar, onun hareket alanını sınırlamakta ve belirli sınırlar içinde kalmaya zorlamaktadır.
Sonuç
ABD-İsrail-İran hattında yoğunlaşan gerilim, kapitalist-emperyalist sistemin içine girdiği yapısal krizin bir yansımasıdır. Bu gerilimi bireysel liderlerin kararlarıyla açıklamak, savaşın maddi ve tarihsel temellerini göz ardı etmek anlamına gelmektedir. Donald Trump gibi figürler, bu sürecin nedeni değil, belirli bir tarihsel momentteki görünümüdür.
Bu nedenle savaşın gerçek nedenlerini kavramak, ancak sistemin içsel çelişkilerini analiz etmekle mümkündür. Kapitalist-emperyalist sistem varlığını sürdürdükçe, bu tür gerilimler ve savaşlar kaçınılmaz olacaktır. Dolayısıyla kalıcı bir çözüm, bireylerin değil, sistemi üreten toplumsal ilişkilerin dönüşümünü gerektirmektedir.
Erdoğan ATEŞİN
25 Mart 2026

Kişiselleştirme Yanılsaması ve Yapısal Gerçeklik: ABD-İsrail-İran Gerilimi Bağlamında Kapitalist-Emperyalist Krizin Anal
Moderatör: Tarım Forumu Yönetimi
- Bilal ÖZDEMİR
- Kullanıcı
- Mesajlar: 245
- https://pl.pinterest.com/kuchnie_na_wymiar_warszawa/
- Kayıt: Cmt Kas 08, 2025 11:17 pm
- Konum: İzmir/Urla
- İletişim:
Masa onayı yapılmadı
Kişiselleştirme Yanılsaması ve Yapısal Gerçeklik: ABD-İsrail-İran Gerilimi Bağlamında Kapitalist-Emperyalist Krizin Anal
Doğanın Var Olma Mücadelesine Katkıda Bulunmaya Geldim,Onunla birlikte özgürleşmek için !
- Bilal ÖZDEMİR
- Kullanıcı
- Mesajlar: 245
- Kayıt: Cmt Kas 08, 2025 11:17 pm
- Konum: İzmir/Urla
- İletişim:
Masa onayı yapılmadı
Re: Kişiselleştirme Yanılsaması ve Yapısal Gerçeklik: ABD-İsrail-İran Gerilimi Bağlamında Kapitalist-Emperyalist Krizin
İhsan Aytemiş
SAVAŞIN GÖRÜNMEYEN YÜZÜ:
EKOKIRIM
Doğa yok edilirse, barışın da anlamı kalmaz..
Bugün dünya savaşları konuşuyor, Çocuklar, kadınlar, savunmasız siviller, okullarına giden öğrenciler, işlerine gidenler, masum insanlar öldürülüyor..
Televizyon ekranları ise genelde sadece askeri analizlerle dolu ;
Füzelerin menzili tartışılıyor.
Orduların gücü hesaplanıyor.
Jeopolitik dengeler yorumlanıyor.
Ama en önemli soru sorulmuyor:
Bu savaşlar doğaya ne yapıyor?
Hangi nehirler kirleniyor?
Hangi topraklar zehirleniyor?
Hangi ormanlar yok oluyor?
Hangi canlı türleri sessizce yok oluyor?
Kimse bunları konuşmuyor.
Oysa biz biliyoruz ki:
Savaş yalnızca insanları öldürmez.
Savaş doğayı da öldürür.
Ve doğa öldüğünde insanlığın geleceği de yok olur.
Bugün Ortadoğu’da yaşanan savaşlar sadece şehirleri yıkmıyor.
Petrol tesislerinin bombalanması ile atmosfere yayılan zehirli gazlar,
Kimyasal depoların patlaması ile toprağa karışan ağır metaller,
Yıkılan enerji tesisleri ile bozulan nehir ekosistemleri,
Yanan ormanlar ve yok olan tarım alanları…
Bunların her biri bir ekolojik felakettir.
Ve bu felaket sadece bugünü değil, gelecek kuşakları da tehdit etmektedir.
Bugün atılan her bomba yalnızca bir hedefi değil,
Geleceği de vuruyor.
Bugün havaya karışan her zehirli partikül,
Henüz doğmamış çocukların yaşam hakkını tehdit ediyor.
Bu nedenle bizler için gerçek güvenlik:
Silahların gücü değil,
Doğanın korunmasıdır.
Gerçek güvenlik:
Temiz suya erişimdir.
Sağlıklı gıdaya ulaşmaktır.
Temiz hava soluyabilmektir.
Ekosistemlerin korunmasıdır.
Çünkü doğası yok edilmiş bir coğrafyada hiçbir askeri başarı gerçek bir zafer değildir.
Bugün Ortadoğu’da sadece insanlar ölmüyor.
Doğa da ölüyor.
Ve doğa yok olursa, hiçbir toplum geleceğini koruyamaz.
Bu nedenle:
Ortadoğu ülkeleri ve dünya kamuoyu artık bu gerçeği görmek zorundadır.
Savaşlar sadece siyasi sonuçları ile değil,
ekolojik sonuçları ile de değerlendirilmelidir.
Çünkü doğaya verilen zarar yalnızca bugünün değil,
insanlığın ortak geleceğinin zarar görmesi demektir.
Bizler inanıyoruz ki:
Doğayı korumak insanlığı korumaktır.
Suyu korumak yaşamı korumaktır.
Toprağı korumak geleceği korumaktır.
Ve biliyoruz ki:
Barış sadece silahların susması değildir.
Barış doğanın korunmasıdır.
Barış yaşamın korunmasıdır.
Bu nedenle çağrımız açıktır:
Savaşlar derhal durdurulmalıdır.
Ekolojik yıkım durdurulmalıdır.
Doğaya karşı işlenen suçlar görmezden gelinmemelidir.
Çünkü:
Doğa yok olursa, hiçbir zaferin anlamı kalmaz.
Ve unutulmamalıdır ki:
Nehirler zehirlendiğinde barış da zehirlenir.
Toprak yok edildiğinde gelecek yok edilir.
Doğa kaybederse, insanlık kaybeder.
İnsanlığın kazandığı, çocukların ölmediği, bölge insanlarının birbirlerini kabul ettiği ve barış içinde yaşadığı, yabancı ülkelere ve emperyalist güçlere prim verilmediği Kalıcı Barışın sağlandığı temennisiyle
İhsan Aytemiş
Meşe Derneği Başkanı
SAVAŞIN GÖRÜNMEYEN YÜZÜ:
EKOKIRIM
Doğa yok edilirse, barışın da anlamı kalmaz..
Bugün dünya savaşları konuşuyor, Çocuklar, kadınlar, savunmasız siviller, okullarına giden öğrenciler, işlerine gidenler, masum insanlar öldürülüyor..
Televizyon ekranları ise genelde sadece askeri analizlerle dolu ;
Füzelerin menzili tartışılıyor.
Orduların gücü hesaplanıyor.
Jeopolitik dengeler yorumlanıyor.
Ama en önemli soru sorulmuyor:
Bu savaşlar doğaya ne yapıyor?
Hangi nehirler kirleniyor?
Hangi topraklar zehirleniyor?
Hangi ormanlar yok oluyor?
Hangi canlı türleri sessizce yok oluyor?
Kimse bunları konuşmuyor.
Oysa biz biliyoruz ki:
Savaş yalnızca insanları öldürmez.
Savaş doğayı da öldürür.
Ve doğa öldüğünde insanlığın geleceği de yok olur.
Bugün Ortadoğu’da yaşanan savaşlar sadece şehirleri yıkmıyor.
Petrol tesislerinin bombalanması ile atmosfere yayılan zehirli gazlar,
Kimyasal depoların patlaması ile toprağa karışan ağır metaller,
Yıkılan enerji tesisleri ile bozulan nehir ekosistemleri,
Yanan ormanlar ve yok olan tarım alanları…
Bunların her biri bir ekolojik felakettir.
Ve bu felaket sadece bugünü değil, gelecek kuşakları da tehdit etmektedir.
Bugün atılan her bomba yalnızca bir hedefi değil,
Geleceği de vuruyor.
Bugün havaya karışan her zehirli partikül,
Henüz doğmamış çocukların yaşam hakkını tehdit ediyor.
Bu nedenle bizler için gerçek güvenlik:
Silahların gücü değil,
Doğanın korunmasıdır.
Gerçek güvenlik:
Temiz suya erişimdir.
Sağlıklı gıdaya ulaşmaktır.
Temiz hava soluyabilmektir.
Ekosistemlerin korunmasıdır.
Çünkü doğası yok edilmiş bir coğrafyada hiçbir askeri başarı gerçek bir zafer değildir.
Bugün Ortadoğu’da sadece insanlar ölmüyor.
Doğa da ölüyor.
Ve doğa yok olursa, hiçbir toplum geleceğini koruyamaz.
Bu nedenle:
Ortadoğu ülkeleri ve dünya kamuoyu artık bu gerçeği görmek zorundadır.
Savaşlar sadece siyasi sonuçları ile değil,
ekolojik sonuçları ile de değerlendirilmelidir.
Çünkü doğaya verilen zarar yalnızca bugünün değil,
insanlığın ortak geleceğinin zarar görmesi demektir.
Bizler inanıyoruz ki:
Doğayı korumak insanlığı korumaktır.
Suyu korumak yaşamı korumaktır.
Toprağı korumak geleceği korumaktır.
Ve biliyoruz ki:
Barış sadece silahların susması değildir.
Barış doğanın korunmasıdır.
Barış yaşamın korunmasıdır.
Bu nedenle çağrımız açıktır:
Savaşlar derhal durdurulmalıdır.
Ekolojik yıkım durdurulmalıdır.
Doğaya karşı işlenen suçlar görmezden gelinmemelidir.
Çünkü:
Doğa yok olursa, hiçbir zaferin anlamı kalmaz.
Ve unutulmamalıdır ki:
Nehirler zehirlendiğinde barış da zehirlenir.
Toprak yok edildiğinde gelecek yok edilir.
Doğa kaybederse, insanlık kaybeder.
İnsanlığın kazandığı, çocukların ölmediği, bölge insanlarının birbirlerini kabul ettiği ve barış içinde yaşadığı, yabancı ülkelere ve emperyalist güçlere prim verilmediği Kalıcı Barışın sağlandığı temennisiyle
İhsan Aytemiş
Meşe Derneği Başkanı
Doğanın Var Olma Mücadelesine Katkıda Bulunmaya Geldim,Onunla birlikte özgürleşmek için !
- Bilal ÖZDEMİR
- Kullanıcı
- Mesajlar: 245
- Kayıt: Cmt Kas 08, 2025 11:17 pm
- Konum: İzmir/Urla
- İletişim:
Masa onayı yapılmadı
Re: Kişiselleştirme Yanılsaması ve Yapısal Gerçeklik: ABD-İsrail-İran Gerilimi Bağlamında Kapitalist-Emperyalist Krizin
Organik Tarım Okulu
İbrahim Hakan Gün
Bloomberg Businessweek Türkiye, 27 Mart 2026
“Gıda enflasyonu daha da derinleşebilir”
‘Savaşın gölgesinde tarım’ dosyamız için sorularımızı yanıtlayan TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Baki Remzi Suiçmez’e göre, ABD–İsrail–İran hattında derinleşen savaş yalnızca küresel dengeleri değil, Türkiye’de zaten kronikleşmiş olan gıda enflasyonunu da daha ağır bir tabloya sürüklüyor. Ancak asıl sorun, dış gelişmelerden çok içerideki yapısal tercihlerde yatıyor.
Orta Doğu’da genişleyen çatışma ortamı, enerji ve tarımsal girdi fiyatları üzerinden küresel piyasaları etkilerken, Türkiye’de tüketicinin en yakıcı gündemlerinden biri olan gıda fiyatları için de yeni bir risk alanı oluşturuyor.
Suiçmez, iklim koşulları, savaş ya da küresel gelişmelerin etkisinin inkâr edilemeyeceğini belirtirken, “sorunun kökenine inilmeden ve tarımda tasarrufa gidilmeden kalıcı çözüm üretilemeyeceğini” ifade ediyor.
Tarımın en kritik girdileri olan mazot ve gübrede dışa bağımlılığın, savaş ortamında daha belirgin hale geldiğine dikkat çeken Suiçmez, bu kalemlerde yaşanacak küresel fiyat artışlarının doğrudan üretim maliyetlerini yukarı çekeceğini belirtiyor.
Mazottan vergi yükü kaldırılmalı
Artan maliyetler karşısında üreticinin iki seçenekle karşı karşıya kaldığını vurgulayan Suiçmez, “Çiftçi ya üretimden çekilecek ya da daha az girdi kullanarak verim kaybını göze alacak. Her iki durumda da sonuç değişmiyor: Piyasaya arz azalıyor, raf fiyatları yükseliyor” değerlendirmesini yapıyor.
Enerji maliyetlerinden lojistiğe kadar uzanan zincirin tamamında hissedilen bu artış, tüketiciye doğrudan yansıyor. Suiçmez’e göre savaş ortamında tarımsal üretimde kullanılan mazottan vergi yükünün kaldırılması gibi somut adımların atılması gerekiyor. Aksi halde maliyet baskısı kalıcı hale geliyor.
Gübre tarafında ise yalnızca ithalat vergilerinin düşürülmesi ya da ihracat yasaklarının tek başına çözüm olmadığına dikkat çekiliyor. Esas mesele, çiftçinin gübreye zamanında ve uygun fiyatla erişebilmesi. Bu sağlanamadığında verim kaybı kaçınılmaz hale geliyor.
Üretimde daralma, ithalata bağımlılık
Türkiye tarımı son yıllarda önemli bir üretim daralmasıyla karşı karşıya. TÜİK verilerine atıf yapan Suiçmez, 2025 yılında tarım sektöründe 2001 krizinden bu yana en ciddi küçülmenin yaşandığını dile getirerek, azalan üretim ve birçok üründe kendine yeterliliğin gerilemesi, gıda arz açığını büyütürken çözüm olarak ithalatın öne çıkarılması ise fiyatları düşürmek bir yana, bağımlılığı artırdığına dikkat çekiyor.
Suiçmez’e göre, mevcut politikalar devam ettiği sürece gıda fiyatlarında anlamlı bir düşüş beklemek gerçekçi değil. Zaten uzak olan bu ihtimal, savaşın etkisiyle daha da zayıflıyor.
Her dönem bir günah keçisi var
Türkiye’de yıllardır yüksek seyreden gıda enflasyonunun her dönemde farklı gerekçelere bağlandığını hatırlatan Suiçmez; pandemi, deprem, iklim ya da bugün savaş gibi faktörlerin “günah keçisi” haline getirildiğini ifade ediyor.
Oysa temel sorun değişmiyor: yerli üretimi yeterince desteklemeyen, ithalata dayalı ve üreticiyi korumayan politikalar… Bu yaklaşım sürdükçe gıda enflasyonunun “yapışkan” bir karakter kazanması kaçınılmaz görünüyor.
Birçok ülkenin olağanüstü dönemlerde tarımını güçlü şekilde desteklediğine dikkat çekilirken, Türkiye’de kamunun geri çekildiği ve tarımın büyük ölçüde piyasa koşullarına bırakıldığı eleştirisi öne çıkıyor.
Örnek olarak İspanya’yı gösteren Suiçmez, savaş gibi kriz ortamlarında bile tarımın aktif şekilde korunduğunu, Türkiye’de ise benzer bir yaklaşımın eksik kaldığını belirtiyor.
Suiçmez’in değerlendirmesinde çözüm önerileri de net:
“Tarımda yapısal sorunların giderilmesi, Yerli üretimin somut şekilde desteklenmesi, Girdi maliyetlerinin düşürülmesi, Uzun vadeli ve veri temelli planlama yapılması, Üretici ve tüketiciyi koruyan kamucu politikaların güçlendirilmesi.”
Ayrıca kuraklık, don, hastalıklar ve diğer olağanüstü koşullara karşı özel destek paketlerinin devreye alınması da gerekli.
Savaş etkili ama belirleyici değil
Ortaya çıkan tablo, savaşın tarım ve gıda fiyatları üzerindeki etkisinin inkâr edilemeyeceğini, ancak belirleyici unsurun tercihler olduğunu gösterdiğini dile getiren Suiçmez, “Türkiye’nin gıda enflasyonu sorunu, yalnızca dış şoklarla açıklanamayacak kadar derin. Bu nedenle çözüm de kısa vadeli müdahalelerden değil, üretimi merkeze alan kapsamlı bir dönüşümden geçiyor” değerlendirmesini yapıyor.
İbrahim Hakan Gün
Bloomberg Businessweek Türkiye, 27 Mart 2026
“Gıda enflasyonu daha da derinleşebilir”
‘Savaşın gölgesinde tarım’ dosyamız için sorularımızı yanıtlayan TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Baki Remzi Suiçmez’e göre, ABD–İsrail–İran hattında derinleşen savaş yalnızca küresel dengeleri değil, Türkiye’de zaten kronikleşmiş olan gıda enflasyonunu da daha ağır bir tabloya sürüklüyor. Ancak asıl sorun, dış gelişmelerden çok içerideki yapısal tercihlerde yatıyor.
Orta Doğu’da genişleyen çatışma ortamı, enerji ve tarımsal girdi fiyatları üzerinden küresel piyasaları etkilerken, Türkiye’de tüketicinin en yakıcı gündemlerinden biri olan gıda fiyatları için de yeni bir risk alanı oluşturuyor.
Suiçmez, iklim koşulları, savaş ya da küresel gelişmelerin etkisinin inkâr edilemeyeceğini belirtirken, “sorunun kökenine inilmeden ve tarımda tasarrufa gidilmeden kalıcı çözüm üretilemeyeceğini” ifade ediyor.
Tarımın en kritik girdileri olan mazot ve gübrede dışa bağımlılığın, savaş ortamında daha belirgin hale geldiğine dikkat çeken Suiçmez, bu kalemlerde yaşanacak küresel fiyat artışlarının doğrudan üretim maliyetlerini yukarı çekeceğini belirtiyor.
Mazottan vergi yükü kaldırılmalı
Artan maliyetler karşısında üreticinin iki seçenekle karşı karşıya kaldığını vurgulayan Suiçmez, “Çiftçi ya üretimden çekilecek ya da daha az girdi kullanarak verim kaybını göze alacak. Her iki durumda da sonuç değişmiyor: Piyasaya arz azalıyor, raf fiyatları yükseliyor” değerlendirmesini yapıyor.
Enerji maliyetlerinden lojistiğe kadar uzanan zincirin tamamında hissedilen bu artış, tüketiciye doğrudan yansıyor. Suiçmez’e göre savaş ortamında tarımsal üretimde kullanılan mazottan vergi yükünün kaldırılması gibi somut adımların atılması gerekiyor. Aksi halde maliyet baskısı kalıcı hale geliyor.
Gübre tarafında ise yalnızca ithalat vergilerinin düşürülmesi ya da ihracat yasaklarının tek başına çözüm olmadığına dikkat çekiliyor. Esas mesele, çiftçinin gübreye zamanında ve uygun fiyatla erişebilmesi. Bu sağlanamadığında verim kaybı kaçınılmaz hale geliyor.
Üretimde daralma, ithalata bağımlılık
Türkiye tarımı son yıllarda önemli bir üretim daralmasıyla karşı karşıya. TÜİK verilerine atıf yapan Suiçmez, 2025 yılında tarım sektöründe 2001 krizinden bu yana en ciddi küçülmenin yaşandığını dile getirerek, azalan üretim ve birçok üründe kendine yeterliliğin gerilemesi, gıda arz açığını büyütürken çözüm olarak ithalatın öne çıkarılması ise fiyatları düşürmek bir yana, bağımlılığı artırdığına dikkat çekiyor.
Suiçmez’e göre, mevcut politikalar devam ettiği sürece gıda fiyatlarında anlamlı bir düşüş beklemek gerçekçi değil. Zaten uzak olan bu ihtimal, savaşın etkisiyle daha da zayıflıyor.
Her dönem bir günah keçisi var
Türkiye’de yıllardır yüksek seyreden gıda enflasyonunun her dönemde farklı gerekçelere bağlandığını hatırlatan Suiçmez; pandemi, deprem, iklim ya da bugün savaş gibi faktörlerin “günah keçisi” haline getirildiğini ifade ediyor.
Oysa temel sorun değişmiyor: yerli üretimi yeterince desteklemeyen, ithalata dayalı ve üreticiyi korumayan politikalar… Bu yaklaşım sürdükçe gıda enflasyonunun “yapışkan” bir karakter kazanması kaçınılmaz görünüyor.
Birçok ülkenin olağanüstü dönemlerde tarımını güçlü şekilde desteklediğine dikkat çekilirken, Türkiye’de kamunun geri çekildiği ve tarımın büyük ölçüde piyasa koşullarına bırakıldığı eleştirisi öne çıkıyor.
Örnek olarak İspanya’yı gösteren Suiçmez, savaş gibi kriz ortamlarında bile tarımın aktif şekilde korunduğunu, Türkiye’de ise benzer bir yaklaşımın eksik kaldığını belirtiyor.
Suiçmez’in değerlendirmesinde çözüm önerileri de net:
“Tarımda yapısal sorunların giderilmesi, Yerli üretimin somut şekilde desteklenmesi, Girdi maliyetlerinin düşürülmesi, Uzun vadeli ve veri temelli planlama yapılması, Üretici ve tüketiciyi koruyan kamucu politikaların güçlendirilmesi.”
Ayrıca kuraklık, don, hastalıklar ve diğer olağanüstü koşullara karşı özel destek paketlerinin devreye alınması da gerekli.
Savaş etkili ama belirleyici değil
Ortaya çıkan tablo, savaşın tarım ve gıda fiyatları üzerindeki etkisinin inkâr edilemeyeceğini, ancak belirleyici unsurun tercihler olduğunu gösterdiğini dile getiren Suiçmez, “Türkiye’nin gıda enflasyonu sorunu, yalnızca dış şoklarla açıklanamayacak kadar derin. Bu nedenle çözüm de kısa vadeli müdahalelerden değil, üretimi merkeze alan kapsamlı bir dönüşümden geçiyor” değerlendirmesini yapıyor.
Doğanın Var Olma Mücadelesine Katkıda Bulunmaya Geldim,Onunla birlikte özgürleşmek için !
- Bilal ÖZDEMİR
- Kullanıcı
- Mesajlar: 245
- Kayıt: Cmt Kas 08, 2025 11:17 pm
- Konum: İzmir/Urla
- İletişim:
Masa onayı yapılmadı
Re: Kişiselleştirme Yanılsaması ve Yapısal Gerçeklik: ABD-İsrail-İran Gerilimi Bağlamında Kapitalist-Emperyalist Krizin
Egeli Gazete
https://m.egeligazete.com/default.asp?p ... _id=218882 -Prof.DR.Harun Reşit Uysal
Trump tehlikesi
ABD/İsrail’in, Rusya’yı müttefiksiz, Çin’i petrolsüz bırakmak hedefiyle İran’a başlattıkları acımasız saldırılar devam ediyor. Savaşı genişletmek isteyen bu emperyalist ve siyonist ikili gerek bölge ülkelerinden gerekse NATO’dan umduklarını bulamadılar. Hatta Türkiye’yi ve Irak Kürtlerini savaşa sokmak için sahte bayrak operasyonları bile düzenliyorlar. Bu da bize tıkandıklarını gösteriyor.
1 Nisan 2026 Çarşamba 10:59
Sevgili dostlar,
ABD/İsrail’in, Rusya’yı müttefiksiz, Çin’i petrolsüz bırakmak hedefiyle İran’a başlattıkları acımasız saldırılar devam ediyor. Savaşı genişletmek isteyen bu emperyalist ve siyonist ikili gerek bölge ülkelerinden gerekse NATO’dan umduklarını bulamadılar. Hatta Türkiye’yi ve Irak Kürtlerini savaşa sokmak için sahte bayrak operasyonları bile düzenliyorlar. Bu da bize tıkandıklarını gösteriyor.
İran tahmin ettiklerinden daha çetin ceviz çıktı ve canla başla mücadele veriyor. Hatta emperyalist ve siyonistkardeşlerin ummadığı bir şeyi daha yaparak Hürmüz boğazı geçişlerini bunların müttefiklerine kapatıyor.
Savaş, birinin pedofili-küçük yaşta çocuklara cinsel istismar (Trump), diğerinin yolsuzluk (Netanyahu) dosyaları bulunan iki sapık ve hırsız lider tarafından çıkarılıyor. Söylenenlere göre Trump Epstein dosyalarındaki kalın izleri nedeniyle Mossad (İsrail İstihbarat Teşkilatı) tarafından esir alınıyor ve ABD savaşa zorlanıyor. Ama olan İran, Filistin ve Lübnan halkına oluyor.
Ancak görünen o ki iki lider de zor durumda, Netanyahukorkudan çok az insan içine çıkabilirken, Trump her gün saçmalıyor. Saçmalıkları artık kara mizahın konusu olmuş durumda.
Savaş sürerken bir yandan İran halkı sokaklarda yönetime destek verirken diğer yandan İsrail ve ABD vatandaşları da sokaklara çıkıyorlar. Ancak destek değil protesto etmek için. Geçen hafta sonu ABD’de ayni anda on milyon kişi savaşı ve Trump’ı protesto ederken, Tel Aviv sokakları da karışıyor.
Ahlaki, siyasi ve askeri üstünlük İran’a geçmiş durumda. İran haklı ülkesini savunurken ABD’liler bizim “İsrail için orada işimiz yok” diye düşünüyorlar. Avrupa’da da her iki lidere karşı protesto gösterileri yapılıyor. İspanya ve İrlanda Gazze’den beridir İsrail’in aleyhine davranıyorlar. Bu iki ülkede de antisemitizm yüksek. Son kertede bunlara İtalya da ekleniyor.
İsrail/ABD’nin İran’da daha ilk gün bir kız okulunu vurmaları bunlara olan nefreti arttırıyor. Gazze katliamı ve İran saldırısı dünyadaki Yahudi düşmanlığını en üst sınıra çıkarmış durumda. Bu durum dünyadaki Yahudiler için son derece tehlikeli. Bugün İsrail’de ki savaş ve Netanyahu karşıtı Yahudileri de unutmamak gerekiyor. Onlar her türlü baskıya rağmen sokaklara çıkıp yerlerde sürüklenseler de savaşa olan karşıtlıklarından asla vazgeçmiyorlar.
Bugün sadece Gazze, İran, Küba tehlikede değil, bütün dünya pedofili Trum’ın tehtidi altında bulunuyor. İran’ı hallederse sıra Küba’ya gelecek onu da hallederse sırada İzlanda mı olur, yoksa Kanada mı Allah kerim.
Savaşları bitireceğim, içe döneceğim yani MAGA (Amerika’yı yeniden büyük yap) sloganı ile iktidara gelen Trump daha ilk yılında dünyayı ateşe atmış durumda. Kurtuluş ABD’de yapılacak olan Kasım ara seçimlerinde. Burada ABD halkına, seçimlerde Trump’ı sandığa gömmek gibi büyük bir görev düşüyor.
Şayet yine kazanırsa vay dünyanın haline…
https://m.egeligazete.com/default.asp?p ... _id=218882 -Prof.DR.Harun Reşit Uysal
Trump tehlikesi
ABD/İsrail’in, Rusya’yı müttefiksiz, Çin’i petrolsüz bırakmak hedefiyle İran’a başlattıkları acımasız saldırılar devam ediyor. Savaşı genişletmek isteyen bu emperyalist ve siyonist ikili gerek bölge ülkelerinden gerekse NATO’dan umduklarını bulamadılar. Hatta Türkiye’yi ve Irak Kürtlerini savaşa sokmak için sahte bayrak operasyonları bile düzenliyorlar. Bu da bize tıkandıklarını gösteriyor.
1 Nisan 2026 Çarşamba 10:59
Sevgili dostlar,
ABD/İsrail’in, Rusya’yı müttefiksiz, Çin’i petrolsüz bırakmak hedefiyle İran’a başlattıkları acımasız saldırılar devam ediyor. Savaşı genişletmek isteyen bu emperyalist ve siyonist ikili gerek bölge ülkelerinden gerekse NATO’dan umduklarını bulamadılar. Hatta Türkiye’yi ve Irak Kürtlerini savaşa sokmak için sahte bayrak operasyonları bile düzenliyorlar. Bu da bize tıkandıklarını gösteriyor.
İran tahmin ettiklerinden daha çetin ceviz çıktı ve canla başla mücadele veriyor. Hatta emperyalist ve siyonistkardeşlerin ummadığı bir şeyi daha yaparak Hürmüz boğazı geçişlerini bunların müttefiklerine kapatıyor.
Savaş, birinin pedofili-küçük yaşta çocuklara cinsel istismar (Trump), diğerinin yolsuzluk (Netanyahu) dosyaları bulunan iki sapık ve hırsız lider tarafından çıkarılıyor. Söylenenlere göre Trump Epstein dosyalarındaki kalın izleri nedeniyle Mossad (İsrail İstihbarat Teşkilatı) tarafından esir alınıyor ve ABD savaşa zorlanıyor. Ama olan İran, Filistin ve Lübnan halkına oluyor.
Ancak görünen o ki iki lider de zor durumda, Netanyahukorkudan çok az insan içine çıkabilirken, Trump her gün saçmalıyor. Saçmalıkları artık kara mizahın konusu olmuş durumda.
Savaş sürerken bir yandan İran halkı sokaklarda yönetime destek verirken diğer yandan İsrail ve ABD vatandaşları da sokaklara çıkıyorlar. Ancak destek değil protesto etmek için. Geçen hafta sonu ABD’de ayni anda on milyon kişi savaşı ve Trump’ı protesto ederken, Tel Aviv sokakları da karışıyor.
Ahlaki, siyasi ve askeri üstünlük İran’a geçmiş durumda. İran haklı ülkesini savunurken ABD’liler bizim “İsrail için orada işimiz yok” diye düşünüyorlar. Avrupa’da da her iki lidere karşı protesto gösterileri yapılıyor. İspanya ve İrlanda Gazze’den beridir İsrail’in aleyhine davranıyorlar. Bu iki ülkede de antisemitizm yüksek. Son kertede bunlara İtalya da ekleniyor.
İsrail/ABD’nin İran’da daha ilk gün bir kız okulunu vurmaları bunlara olan nefreti arttırıyor. Gazze katliamı ve İran saldırısı dünyadaki Yahudi düşmanlığını en üst sınıra çıkarmış durumda. Bu durum dünyadaki Yahudiler için son derece tehlikeli. Bugün İsrail’de ki savaş ve Netanyahu karşıtı Yahudileri de unutmamak gerekiyor. Onlar her türlü baskıya rağmen sokaklara çıkıp yerlerde sürüklenseler de savaşa olan karşıtlıklarından asla vazgeçmiyorlar.
Bugün sadece Gazze, İran, Küba tehlikede değil, bütün dünya pedofili Trum’ın tehtidi altında bulunuyor. İran’ı hallederse sıra Küba’ya gelecek onu da hallederse sırada İzlanda mı olur, yoksa Kanada mı Allah kerim.
Savaşları bitireceğim, içe döneceğim yani MAGA (Amerika’yı yeniden büyük yap) sloganı ile iktidara gelen Trump daha ilk yılında dünyayı ateşe atmış durumda. Kurtuluş ABD’de yapılacak olan Kasım ara seçimlerinde. Burada ABD halkına, seçimlerde Trump’ı sandığa gömmek gibi büyük bir görev düşüyor.
Şayet yine kazanırsa vay dünyanın haline…
Doğanın Var Olma Mücadelesine Katkıda Bulunmaya Geldim,Onunla birlikte özgürleşmek için !
Kimler çevrimiçi
Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir
